Ekim Devrimi’nin 100. yılında Kollontay’ı okurken... / I - Z. Kaya

Kollontay, on dört ders boyunca gerçekten de kadının toplumsal konumu ile üretimde üstlendiği işlev arasındaki kopmaz bağı açıklamaya girişir. İlk çağlardan kapitalist sisteme dek izlediği tarihsel süreç içerisinde bu bağı anlamlandırır. Bununla kalmaz, Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarında hayata geçirilen politikalar ışığında, kadın sorununun çözümünü sağlayacak zemini oluşturmaya çalıştıklarını ortaya koyar.

Toplumsal gelişmede kadının konumu

 

Aleksandra Kollontay’ın “Toplumsal gelişmede kadının konumu” başlıklı kitabında, 1921 yılında Leningrad Sverdlov Üniversitesi’nde, daha sonra partinin kadın kollarında çalışacak kadın öğrenciler için verdiği on dört dersin özetleri yer alıyor. Kollontay, bu derslerle amacının, “... kadın öğrencilere, hem kadın sorununda marksist görüş üzerine kolay anlaşılır bir biçimde temel bir bakış sağlamak, hem de son dört bölümde yaşam koşullarının devrimcileştirilmesini ve işçi devletinde kadının yeni konumunu göstermek” olduğunu belirtiyor.

Kollontay, on dört ders boyunca gerçekten de kadının toplumsal konumu ile üretimde üstlendiği işlev arasındaki kopmaz bağı açıklamaya girişir. İlk çağlardan kapitalist sisteme dek izlediği tarihsel süreç içerisinde bu bağı anlamlandırır. Bununla kalmaz, Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarında hayata geçirilen politikalar ışığında, kadın sorununun çözümünü sağlayacak zemini oluşturmaya çalıştıklarını ortaya koyar.

Bugün de, bu bağın önemini kavramak, kadın sorununa marksist bakış açısıyla yaklaşmak, çözümü noktasında sınıf mücadelesinin tuttuğu kilit rolü anlayıp derinleştirmek için Kollontay’ın derslerini incelemek önemlidir. Aynı zamanda, Kollontay’ın son derslerinde öne çıkardığı örnekler üzerinden Sovyetler Birliği’nde kadın sorununun çözümüne dair marksist bakış açısıyla şekillenen politikalardan süzülecek deneyimler, “Yaşamak için mutlak sosyalizm” şiarını yükselten kadın komünistler için ayrıca önemlidir.

Komünal toplumda kadının farklılaşan konumu ve nedenleri

“İlkel komünizmde kadının konumu” başlıklı ilk ders, “kadını kurtaracak olanın kültür ve bilim değil, tersine, kadının toplum için yararlı ve üretken çalışma yürüttüğü ekonomik sistem olduğunu biliyoruz” sözleriyle başlar. Ziraat ve hayvancılık olarak farklı iki ev idaresinin var olduğunu belirten Kollontay, tarımla uğraşan kabilelerin kadınlarının önemli ölçüde daha fazla hak eşitliğine sahip olduklarını, ataerkil egemenliğin hayvancılık yapan göçebe kabilelerde geliştiğini ifade eder. Bunun temel nedeninin ise, insanlığın “ziraatın, yani ekonomik gelişmesini güçlü bir şekilde ilerleten yeni bir gücün keşfini” kadına borçlu olması olduğunu vurgular. Ateşin keşfinin de kadın tarafından gerçekleştirildiğini hatırlatarak, “Ziraatla uğraşan kabilelerde kadının egemen konumunu sağlayan şey, onun anne olarak önemi değil, tersine onun köy ekonomisindeki esas üretici olma rolüdür” der. Hayvancılık yapan kabilelerde ise kadının ekonomide yan bir role sahip olduğunu söyleyerek, ziraat ve hayvancılık ile uğraşan kabilelerdeki farklılaşan konumunu betimler.“Kadının tüm hakları, hem evlilikteki hem de politik ya da toplumsal hakları, yalnızca, onun ekonomik sistem içindeki rolü tarafından belirlenir” tespitinin altını çizer.

Kadının tarihsel yenilgisi

“Kölecilik ekonomik sisteminde kadının rolü” başlıklı ikinci derste ise “özel mülkiyet ve toplumun sınıflara bölünmesi, iktisadi gelişmeyi biçimlendirdi ve yönlendirdi, öyle ki, kadının üretimdeki rolü pratikte sıfıra indi” diyerek, kadının tarihsel yenilgisine işaret eder. Bu dönemde köle olarak satılmayanların en iyi ihtimalle ocağın başında ev köleleri haline gelmelerini özetler.

Üçüncü derste, feodal dönemde soylu kadınlar için, “... zümrenin temsilcisi ve aile adının taşıyıcısı olarak kadın, saygı gördü ve belirli haklara sahipti. Kendi ailesinin dışında, şövalyeler, onu saygı ve hayranlıkla karşıladı. Ama kendi ailesi içinde tıpkı bir serf gibi her türlü haktan yoksundu” der. Soylu kadınların eğitim düzeylerinin düşüklüğüne ve “asalak” bir yaşam sürdüklerine dikkat çeker.

Dördüncü derste köylü kadının toplumsal durumuna eğilen Kollontay, “Erkek ve kadın, angarya egemenliğinin boyunduruğunu dayanışma içinde taşıdılar. Ancak haklardan yoksun, serf ve bağımlı köylü, kendi ailesi içinde, karısı ve ailesi üzerinde mutlak efendiyi oynadı” tespitinde bulunur. “Teorik olarak, daha çok sembolik ve geçmişin sevecen bir anısı olarak, köylü erkek, kadına, soyunun sürdürücüsü ve ekonomideki esas üretici olarak eskiden olduğu gibi yine değer verdi; ama pratikte, karısına hizmetçisi ve kölesi gibi davrandı. Kadın, feodal sistemde böyle yaşadı” diyerek, dönemi resmeder.

Kapitalizme doğru

“Kapitalizm, kadını üretken çalışmaya çekti ve böylelikle kadınların hak eşitliği ve öz kurtuluşları için mücadelesinin gerekli önkoşullarını yarattı” sözleriyle bir sonraki derse geçen Kollontay, manifaktürün egemen olduğu dönemde kadınların “rekabet”inden duyulan korku ile kadınlara kimi zanaat kollarının yasaklandığını anlatır. “Burjuvazi tarafından iktidarın ele geçirilmesinin bir sonucu olan bu yeni toplumsal düzen, kesinlikle, kadının Ortaçağ’ın zulmünden kurtulmasına ya da onun genel yaşam koşullarının düzelmesine yol açmadı. Eski haktan yoksunluk, bağlılık ve sömürü, egemenliğini sürdürdü, ama farklı bir biçimde, hem de kadının insanlığın tüm tarihi boyunca görmediği bir tarzda” diyen Kollontay, özellikle keskinleşen iç savaş dönemlerinde ortaya çıkan tipik bir duruma işaret eder: “... kadınları ajite edip onları toplumsal ve politik mücadelelerin girdabına çekme(k)”...

Burjuvazinin iktidar mücadelesinde feodal sınıftan birçok kadının devrimci dönüşümü desteklediklerini ifade ederek, burjuva kadınların öne çıkan eğitim ve eşitlik taleplerinin de burjuvazi için iç savaş döneminde kabul edilebilir olduğunu belirtir. “Burjuvazi, iç savaşların çetin dönemi geçmişte kalır kalmaz, işine gelmeyen bütün ilkeleri soğukkanlılıkla bir kenara itti” diyerek, burjuvazinin kendi sınıfından olan kadınların sistemin ekonomik temellerine zarar vermeyecek boyutta olan taleplerini dahi nasıl bastırdığını anlatır.

Kapitalizm ve kadın emeği

“Kapitalist büyük sanayinin gelişmesi döneminde kadının emeği” adlı altıncı ders, 18. yüzyıldan itibaren işsizler arasında giderek artan kadın oranına dikkat çekilmesiyle başlar. Kollontay, burjuvaların kadınları işe almayı reddetmeleri durumunda “onlar için geriye tek çıkış yolu kalıyordu: fuhuş. Bunun için, kadının fuhuşa itilmesi, ücretli emeği bir gölge gibi izledi. Kadınlar için ücretli emek ne kadar normal hale geldiyse, kadın vücuduyla ticaretin yaygınlaşmasını gösteren eğri de o derece hızla yukarı çıktı” der.

Kadın emeğine ilişkin olarak, “Kadın emeğinin bugüne kadar küçümsenmesi, herhangi bir biyolojik özellikle açıklanmaz, tersine, onun ardında yatan toplumsal nedenler var” diyerek, bu nedenleri irdeler. Kadının ucuz iş gücüyle erkek işçileri rekabete sokan burjuvazinin ücretleri düşürdüğüne dikkat çeken Kollontay, “Bir iş dalında ne kadar çok kadın işe alınmışsa, erkeklerin iş geliri de o kadar düşüyordu. Ve erkeklerin geliri ne kadar düşerse, o kadar çok kadın da, yani proleterlerin karıları ve kızları da, kendilerine bir yan kazanç sağlamaya zorlanıyordu” der ve “kötü bir döngü” oluştuğuna vurgu yapar. Bu kötü çemberi işçi sınıfının ilk kez 19. yüzyılın ikinci yarısında, politik ve sendikal örgütlerinin mücadelesi sonucu yarmayı başardığının altını çizer.

Bu dersin son vurgusu ise, kadın işçilerin çalışma yaşamına koşulların zorlaması ile girdikleri gerçekliği üzerinden öne sürülen, yoksulluğun ortadan kalkması durumunda kadın işçinin çalışmayacağı tezine karşıdır. “İşçi kadının ve işçi erkeğin kültürel istem düzeyi de otomatik olarak yükselir” diyen Kollontay, bu süreçte de kadının yeniden çalışmaya zorlanacağını kaydeder. Üretimde makinalaşmanın “kadın ve erkek iş gücünün eşit kılınmasına ve bunun da kadın ve erkeğin toplumsal hak eşitliğinin tanınmasına” yol açtığını belirterek, kadının kapitalist üretimde yer almasıyla kurtuluşuna giden yolu düzlediğini vurgular.

Burjuvazi ve işçi sınıfının kendi sınıfdaşı olan kadınlara bakışı

Önce burjuvazinin kendi sınıfından kadınlara karşı tutumunu özetleyen Kollontay, daha sonraki bölümde ise “İşçilerin sınıf bilinci, işçi kadının ‘sinsi bir rakip’ten başka her şey olduğunu ve onun da tıpkı erkek işçi gibi işçi sınıfına mensup olduğunu erkeklere de kavrattı. Proletarya, sermayenin işçi sınıfına karşı gittikçe arsızlaşan saldırılarını, ancak ortak örgütsel çabalarla püskürtebildi” diyerek, aradaki farkı ortaya koyar.

Sekizinci derste de bu konuya dönerek şunları söyler: “Fakat başlangıçta, ne işçi kadın ne de işçi sınıfı, işçi sınıfının nihai hedefinin, aynı zamanda kadın sorununun çözümünü de birlikte getireceğini anladılar. Ancak yavaş yavaş ve pahalıya mal olmuş onlarca yıllık deneyimler temelinde, proletarya içinde antagonist çelişkiler ya da çıkar karşıtlıkları bulunmadığının bilincine vardı. Daha çalışmanın makineleştirilmesi ile birlikte hâlâ geriye kalmış farklı emek faaliyetleri birleştirildi, öyle ki, kadın ve erkek işçiler bugün aynı çıkarlara ve hedeflere sahiptir.” Ayrıca proletaryanın bir bütün olduğunu, içinde cinsiyetler arasında savaşa yer olmayan ve uzun vadeli hedefleri arasında kadının kurtuluşu da bulunan tek sınıf olduğunu vurgular.

(Devam edecek...)