Türkiye ekonomisine dair pembe hayaller, katı gerçekler

2018’de Türkiye kapitalizmi zor bir döneme girerken, fatura yine işçi ve emekçiye kesilecektir. Kamu harcamalarının daha da kısılarak sosyal yıkımın artması, vergilerin ve zamların artan yüküyle birlikte sefaletin derinleşmesi sonucu bedel ödeyen yine işçi ve emekçiler olacaktır.

AKP iktidarı, Türkiye ekonomisinin 2017’nin üçüncü çeyreğinde yüzde 11,1’lik büyüme oranı elde etmesini abartılı övgülere konu ediyor. Öyle ki, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci  ‘ekonomimiz uçtu‘ diyerek manipülasyonun sınırlarını zorluyor. Konunun uzmanları ise bu büyümenin kalitesi ve sürdürülebilirliğine ilişkin soru işaretlerine dikkat çekiyorlar.

Elde edilen büyümenin gerisinde ülke çapındaki kolay kredi dalgası olduğu, patronlara verilen destekler, teşvikler ve vergi muafiyetleri sayesinde ekonomik durgunluğa geçici çözümler getirildiği ortadadır. Örneğin hükümet kredi dönüşleri olmazsa devlet hazinesini zora sokma riskine rağmen, teşvik paketi ile 250 milyar TL’lik krediye Hazine garantisi veriyor. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler Kredi Garanti Fonu (KGF)  ile destekleniyor. İşsizlik Fonu yağmalanıyor. Bütçeden kamu harcamaları azaltılıyor. OHAL kolaylığıyla ekonomi dahil pek çok alana kolayca müdahale ediliyor. AKP’nin tüm bu gayretleri sonucu, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik, artan bütçe açığı ve cari açıkla birlikte, faturasını işçi ve emekçilerin ödediği bir ekonomik “büyüme”den bahsedilebiliyor.

Konunun uzmanlarınca 2017’de patronlara verilen sektörel teşvik ve destek paketlerinin etkisinin sona ermesi ve Orta Vadeli Programa göre 2018’de daha sınırlı kullanılacak olması,  döviz kuru şokunun devamı ve yüksek enflasyon gibi etkenlerin ülke ekonomisini fazlasıyla kırılgan hale getireceği genel kabul görüyor. Ayrıca ekonomi uzmanlarının yaptığı vurgularda Türk banklarının, Kredi Garanti Fonu üzerinden başka bir büyük kredi enjeksiyonu için fon tabanına sahip olmadığı belirtiliyor. Tüm bunlarla birlikte 2018’de büyümede yavaşlamanın kaçınılmaz olduğu ifade ediliyor.

TÜSİAD başkanı ise, yaptığı açıklamada büyümenin niteliği hakkında şu itirafta bulundu; “İç talep ile büyümenin sonucu olarak; dış borç artıyor, finansman kalitesi düşüyor, enflasyon yükseliyor. Riskleri azaltmak yerine arttıran bir büyüme.” Öte yandan patronlar 2017’de ihracatta da işlerin iyi gitmediğinden, Türkiye’nin yaşanan gerginlikler nedeniyle en önemli pazarı olan AB’ye olan toplam ihracatında gerileme yaşandığından şikâyet ediyorlar.

Cari açığı 41,9 milyar dolara çıkmış Türkiye’de yabancı yatırım, on yıl öncesine göre neredeyse yarıya yarıya düşmüş, enflasyon son 14 yılın rekoruna ulaşmış durumda. Türk Lirası’nın dolar karşısında değer kaybetmesi sürerken işsizlik ise artmaya devam ediyor. Tüm bunlara rağmen ekonomiye dair olumlu beklentiler ancak AKP tarafından propaganda malzemesi olarak pompalanıyor. 

Uluslararası sermaye uyarıyor

Uluslararası Finans Enstitüsü tarafından oluşturulan ve ülkelerin kırılgan bölgelerini birbirleriyle karşılaştıran ‘sıcaklık haritası’na göre, ekonomisi 20 göstergeden 8’inde kırmızı alarm veren ‘en kırılgan’ ülke Türkiye ve Ukrayna oldu. Ülkelerin kırılganlıkları dış finansmana bağımlılık, yerel reel ve finans sektörlerindeki kırılganlıklar ve uygulanan politikaların kredibilitesi ve siyasi istikrar olarak değerlendiriliyor.

Dünyadaki en büyük 4 denetim firmasından biri olarak görülen KMPG’nin Türkiye ofisinin üç ayda bir yayımladığı Bakış’ın son sayısında ise, “Risk unsurlarının da etkisiyle büyüme, enflasyon, cari açık, işsizlikle ilgili sinyaller kritik” denilmektedir. Gelir adaleti ve bölgesel gelir dağılımındaki olumsuz tabloya işaret edilerek, en zengin yüzde 10’un geliri ile en yoksul yüzde 10’un geliri arasındaki uçurumun 1,77 puan artarak 38,52 kata yükseldiği belirtiliyor. Son iki yılda yüzde 5’lik gelir dilimlerine göre tüm gelir gruplarının payı azalırken, sadece en zengin yüzde 5’lik dilimin payının arttığına dikkat çekiliyor. En zengin yüzde 5’in payı iki yılda 1,80 puan artarken, toplam gelirden aldığı pay ise nüfusun yüzde 45’inin gelirinden fazladır.

Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ise, ülke notuna en fazla etkide bulunacak unsurun siyaset olduğunu vurguluyor. Economist dergisinde yayınlanan bir makalede ise, “Siyasi karışıklık yılları, terör saldırıları, ortaklarla kavgalar ve son olarak Amerika’nın, İran’a yönelik ambargoları deldiğinden şüphelenilen Türk banklarına yönelik ceza vereceğine dair korkular da ülkenin kuruna zarar verdi” denilerek Türkiye’nin siyasetine ilişkin kaygılar dile getiriliyor. Devamında, “Türk bakanlar on yıldır ekonomik reform sözü veriyor ancak her seferinde bunu gerçekleştirmede başarısız oluyor. Ekonomi 2017’de tam kapasite çalışıyordu. Şimdi, yakıtı bitmeye başlıyor” diye uyarıyor.

Erdoğan AKP’si tarafından “istikrar” ve “ekonomik büyüme” üzerinden sermayeye verilen vaatlerin ne denli “kırılgan” olduğu ortadadır. Gelinen yerde AKP gericiliğinin politikalarıyla ülke içinde ciddi siyasal kriz dinamikleri birikmekte, buna ekonomik kriz beklentileri eklenmektedir. Toplumda ekonomiyi sorun görenlerin oranı  % 23’le son 3 yılın zirvesine çıkmıştır. OHAL hukuksuzluğu ise yaşanan sorunları derinleştirmektedir. AKP’nin vaat ettiği “istikrar” balonu sönerken, ülkede “her an her şey olabilir” ruh hali belirgin hale gelmektedir. Dış politika planında ise gerek ABD gerekse AB ile ilişkilerdeki gerginliklerin getireceği siyasal risklerin 2018’e nasıl yansıyacağı ve bunun ekonomiye etkisinin ne olacağı belirsiz.

Hal böyleyken sermaye sınıfının, yeni pazar arayışları ya da yeni yatırımcı çekmek için ülkede istedikleri reformları AKP’nin karşılama potansiyeli giderek düşmektedir. Demokratik alanda reform yapma “lüksü” olmayan, OHAL’siz bir seçime gidemeyeceğinin farkında olan AKP’nin, ekonomik alanda da beklentileri karşılaması zor gözükmektedir. Zira uyguladıkları politikalarla borçlanarak ve kamu varlıklarını satarak ilerleyen Türkiye kapitalizminin kriz dinamiklerine sürekli yenilerini ekliyorlar. Son 10 yılda Türkiye’nin hazine borcu, KİT’lerin borçları, belediyelerin banka borçları, özel kesimin ve hane halkının borçlarında olağanüstü artışların olması, cari açığın yükselişi, işsizlik artışı ve enflasyonun yükselişi 2018’de de artarak sürecektir.

2018’de Türkiye kapitalizmi zor bir döneme girerken, fatura yine işçi ve emekçiye kesilecektir. Kamu harcamalarının daha da kısılarak sosyal yıkımın artması, vergilerin ve zamların artan yüküyle birlikte sefaletin derinleşmesi sonucu bedel ödeyen yine işçi ve emekçiler olacaktır. Bu tabloyu değiştirecek olan ise devrimci sınıf mücadelesidir. Düşük ücretlere, yoksulluğa, işsizliğe itilen işçi ve emekçilerin tepkileri örgütlenebildiği ölçüde bu başarılabilir.