İran’da kitle hareketi ve handikapları

Hareketin net bir programdan ve devrimci bir önderlikten yoksun olduğu koşullarda, hem emperyalist-siyonist müdahaleye karşı net bir tutum alması hem de yönetimin pasifize etme girişimlerini boşa düşürmesi kolay değil. Buna rağmen hareketin bu sorunların aşılabileceği süreci başlatacak dinamikler barındırdığını söylemek mümkün. Hareket belli tavizlerle durulsa bile, İran’da toplumsal hareketin gelişimi açısından şimdiden yeni bir birikim yaratmaya başlamıştır.

İran’da ekonomik, sosyal ve siyasal taleplerle başlayan kitle hareketi, farklı biçimlerde devam ediyor. Ülkenin ikinci büyük kenti Meşhed’de başlayan eylemler, başkent Tahran dahil hızla birçok kente sıçradı. Bazı büyük kentlerin yanı sıra pek çok ilçede de eylemler gerçekleştiriliyor.

Yaygınlığına rağmen eylemlerin 2009 seçimlerinde patlak veren kitle hareketinin boyutlarına ulaşamadığı belirtiliyor. Ancak hareket, hem katılan kitlelerin toplumsal konumu hem de yükseltilen talepler bakımından daha özgün niteliktedir.

Bardağı taşıran son damla 2018 bütçesi

Büyük vaatlerle iş başına gelen “reformcu” Hasan Ruhani yönetimi, emekçilere yoksulluk, işsizlik, sefalet dışında bir şey sunmadı. Yılın sonuna doğru resmi işsizlik %13’e yaklaşırken, emeklilere zamanında maaş ödenmiyor, kimi işletmeler işçilerin ücretlerini geciktiriyor, yolsuzluk ve rüşvet batağına saplanan bazı mollalar ise semirdikçe semiriyordu. Ruhani yönetiminin izlediği neo-liberal politikalar, ekonomik ve sosyal sorunların bu denli derinleşmesine yol açtı.

Bu koşullarda açıklanan 2018 bütçesi, zaten derinleşmiş bulunan sosyal sorunlara tuz-biber ekti. Gıda maddeleri ile akaryakıt fiyatları zamlanırken, ithal edilen bazı temel tüketim maddelerinden alınan gümrük vergileri de arttırıldı. Yoksulluk sınırı altında yaşayan milyonların sayısına yenileri eklenirken, “reformcu” ve “muhafazakâr” kesimleriyle İran burjuvazisi ise servetine servet katıyor. Sınıflar arasındaki uçurumun giderek derinleşmesi, kitleleri isyana sürükleyen esas sebeptir. Elbette siyasal baskının yoğunluğu, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlı olması gibi etkenler de hareketin gelişmesinde rol oynamıştır.

Burjuvazinin iki kanadına da karşı

Diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi İran’da da sosyal sorunlardan kaynaklanan kitle eylemleri belli aralıklarla yaşanıyor. Ancak sendikalar gibi temel emek örgütleri zayıf iken, siyasal baskının yoğun olması, eylemlerin kitlesel ve uzun soluklu olmasına fırsat tanımıyor.

2009’daki kitlesel eylemler, egemen sınıflar arasındaki çatışmanın uzantısı olmanın ötesine geçemedi. Genellikle “muhafazakâr” burjuvaziye karşı “reformcu” burjuvaziyi destekleyen eylemlere katılım daha çok üniversite gençliği ve orta sınıflarla sınırlı kaldı. Eylemlerde sosyal sorunlardan çok mollaların siyasal baskısı protesto edildi.

Bu kez sosyal yıkıma karşı patlak veren hareketin emekçi sınıf karakteri daha baskın görünüyor. Hareketin emekçi karakteri hem yükseltilen sosyal içerikli şiarlara hem de burjuvazinin “reformcu” ve “muhafazakâr” iki kanadına karşı duruşuna yansıyor. “Reformcu” burjuvazinin temsilcisi Hasan Ruhani yönetimine karşı gelişen eylemler, burjuvazinin mollalar tarafından temsil edilen kesimini de rahatsız etti. Hatta “muhafazakar” burjuvazinin eylemlere yaklaşımı Ruhani’den daha sert oldu. Ruhani haklı talepler olduğunu kabul ederken, diğer kesim sokağa çıkanları yabancıların maşası olmakla itham etti.

Henüz başlangıç noktasında olsa da, kitle hareketinin egemenler arası çatışmanın sınırlarının ötesine geçmesi, gelecek açısından kritik önemdedir. Hareket bu temelde tutunabilirse, işçi ve emekçi sınıfların kendi talepleri etrafında birleşip mücadele etmeleri için uygun zemini de hazırlayacaktır.

Temel zaaf önderlik sorunu

1979’da ABD kuklası Şah rejimini yıkan halk devriminin ardından inisiyatifi ele geçiren Humeyni liderliğindeki mollalar, ilerici-devrimci hareketi vahşi yöntemlerle tasfiye ettiler. Devrimde etkin bir rol oynayan İran solunun iktidarın dışına itilip adeta imha edilmesi, işçi sınıfı ve emekçilerin en temel handikaplarından biri oldu. Bu sorun halen de aşılabilmiş değil. Nitekim patlak veren kitle hareketinin en belirgin zaaf alanı da programı ve hedefleri olan devrimci bir önderlikten yoksun olmasıdır.

Kitle hareketinin kendiliğinden başlaması anlaşılırdır. Ancak başlangıç aşamasında kimi avantajlar taşıyan bu durum, hareketin gelişimi açısından handikaplar yaratır. Harekete fiilen önderlik edebilecek devrimci bir öncünün olmayışı, başka güçlerin devreye girmesine davetiye çıkartıyor. Nitekim Halkın Mücahitleri ile Şah rejiminin artıkları, harekete önderlik ettiklerini iddia ederek süreçten faydalanmaya çalışıyorlar. Oysa emekçilerin Şah artıklarına itibar etmesi mümkün olmadığı gibi, geçmişte İslamcı sol çizgide olan, ancak Irak işgalinden sonra ABD’ye angaje olan Halkın Mücahitleri’nin de emekçilere sunabileceği bir şey yoktur. İran’da emekçi sınıf dinamiklerinin daha etkili olabilmesi, devrimci hareketin bu sınıfsal zeminde yeniden inşa edilmesiyle mümkün olacaktır.

Ruhani yönetiminin yaklaşımı

Eylemler başladığında dış müdahale vurgusu öne çıkarılsa da, Hasan Ruhani yönetimi hataları olduğunu, ekonomik ve sosyal sorunların arttığını, halkın taleplerinin haklı olduğunu, bunları karşılamak için çalışmaları gerektiğini kabul etti. Ruhani, sorunları çözmenin zaman gerektirdiğini, bundan dolayı halktan sabır istediğini de belirtti. Ruhani yönetimi ile muhalefetin halkın taleplerinin karşılanması gerektiği konusunda anlaştığı da ifade edildi.

Ruhani yönetimi, göstericileri polis şiddetiyle kontrol altına almaya çalışsa da, taleplerin meşru olduğunu kabul ederek “uzlaşmacı” bir tutum içinde olduğu izlenimi veriyor. Yansıdığı kadarıyla Ruhani bu hatta kalmaya çalışıyor. Zira hem emekçilerin biriken öfkesini polis şiddetiyle bastırmak mümkün görünmüyor hem de İran’a müdahale etmek için fırsat kollayan dış güçlerin önünü kesmek için emekçilerin taleplerinin hesaba katılması gerekiyor.

ABD-İsrail-El Suud üçlüsünün uğursuz rolü

ABD, İsrail, Türkiye ve Körfez Şeyhleri koalisyonunun Suriye politikasının hezimete uğramasında İran’ın önemli bir rolü oldu. Son dönemde AKP iktidarının İran’la ilişkileri dalgalı bir seyir izliyor. Ancak ABD-İsrail-El Suud üçlüsünün Suriye yenilgisinin acısını İran’dan çıkarma histerisi dinmiş değil. Nitekim eylemlerin başlamasıyla el ovuşturmaya başlayan bu ultra gerici ittifak, ilk andan itibaren suları bulandırmaya başladı. El Suud prensinin bir süre önce “savaşı İran’ın içine taşıyacağız” tehditleri dikkate alındığında, belli güçler aracılığıyla dış müdahale tehlikesinin ciddi olduğu anlaşılır. Binaların, araçların yakılması, bazı kentlerde polise ateş açılması gibi olgular, gösterileri hedefinden saptırmak isteyen güçlerin mevcut olduğu iddiasını güçlendiriyor.

ABD-İsrail-El Suud cephesinin İran’ı kaosa sürükleyip yönetimi yıkmak istedikleri bir sır değil. Bu emellerine ulaşmak için her yola başvuracaklarından da kuşku duyulmamalı. Elbette bu uğurusuz ittifakın emekçilerin talepleriyle bir alakası yoktur. Bunlar, hareketi hedefinden saptırıp, kendi iğrenç emellerine alet etmek istiyorlar. Tıpkı Suriye, Libya vb. ülkelerde olduğu gibi... Ancak, böyle bir çaba olsa da, bu ne polis şiddetini meşru kılar ne de emekçilerin taleplerinin haklı ve meşru olduğu gerçeğini ortadan kaldırır.

Kirli medya savaşı başlatıldı

Her zaman olduğu gibi, ABD ile işbirlikçileri, gerçekleri tersyüz eden, uydurma görüntüler yayınlayan, asparagas haberleri piyasaya süren, başka ülkelerde farklı tarihlerde gerçekleşmiş olayların kullanıldığı kirli bir medya savaşı icra ediyorlar. Bu kirli savaş ilk andan itibaren İran’a karşı da başlatıldı. Latin Amerika’da, Bahreyn’de çekilen görüntüler, sanki İran’da gerçekleşmiş gibi sunuluyor. Eyleme çağrı yapan twitter mesajlarının yarısına yakınının Suudi Arabistan’da piyasaya sürüldüğü anlaşıldı.

Kirli savaşın bu kadar hızlı başlatılması, emperyalistler ile işbirlikçilerinin hareketi hedefinden saptırmak için çaba harcamaya devam edeceklerini gösteriyor. Nitekim sosyal medyada şiddete çağıran, resmi kurumların yakılmasına kışkırtan, kolluk kuvvetlerine saldırı düzenleme konusunda teknik bilgiler içeren binlerce mesaj ve video yayınlandı. Bu da gösterilerin kanlı bir çembere sıkıştırılması için harcanan çabayı gözler önüne seriyor.

Harekette ilk ayrışma

Pazartesi gecesi gerçekleştirilen gösterilerde bazı kentlerde polisle silahlı çatışmaya girilmesi, bunun sonucunda 3’ü kolluk kuvvetlerinden toplam 11 kişinin öldürülmesi, hareket içinde bir ayrışma yaratmış görünüyor. Akşam saatlerinde az sayıda kişiyle “korsan eylem” yapan grupların gösterileri askerileştirme çabaları olduğuna dair iddialar var. Nitekim son günlerde akşam saatlerinde yapılan eylemlere katılımın çok sınırlı olduğu bildiriliyor. Örneğin Tahran’daki eyleme katılımın 200 kişi civarında olduğu söyleniyor.

Gösterilerde şiddet dozunun artması ve beşinci günde ölü sayısının onları bulması, iki farklı eylem biçiminin ortaya çıkmasına neden oldu. Daha kitlesel eylemlerde ekonomik ve sosyal talepler yükseltiliyor ve silah kullanılması protesto ediliyor. Kitle eylemlerinin mevcut koşullarda bu boyuta taşınmasının emekçilerin lehine olmadığı açıktır. Zira sınırları olan kitle eylemlerinin silahlı boyuta taşınması, devletin şiddet dozunu daha da arttırmasına neden olacağı gibi, eylemleri hedefinden saptırmak için pusuda bekleyen güçlerin işini de kolaylaştıracaktır. Libya, Suriye gibi ülkelerde yaşananlar, kitleler hazır değilken eylemleri askerileştirmenin emekçilere kazanım sağlamak bir yana, bedeli çok ağır sonuçlar yarattığını göstermiştir.

Dış müdahaleye karşı gösteriler

ABD-İsrail-El Suud cephesinin küstahça müdahaleleri, İran toplumunun önemli bir kesiminde tepkiye neden oluyor. Bu da yönetim lehine kitlesel gösterilerin yapılmasına zemin hazırlıyor. “Dış müdahaleye karşı” yapılan eylemlere katılım, Ruhani yönetimini protesto eden eylemlerin etkisini sınırlıyor. Zira karşı gösteriler hem yaygınlık hem katılım açısından diğer eylemleri çok aşıyor.

ABD, İsrail, Suudi Arabistan gibi Ortadoğu halklarının baş düşmanlarının kışkırtıcı açıklamaları, kitle eylemlerine zarar verirken, yönetim lehine yapılan gösterilere katılımı ise arttırıyor. Elbette bu eylemler Ruhani yönetiminin açmazlarını ortadan kaldırmıyor. Bununla birlikte kitle eylemlerinin etkisini sınırlayarak, kısmen de olsa Ruhani’nin elini güçlendiriyor. 

Yeni bir döneme doğru

Görünen o ki, İran yönetimi bazı tavizler vererek ve polis şiddetini kontrollü bir şekilde kullanarak eylemleri denetim altına almaya çalışacak. Nitekim her iki yönde adımlar atılıyor. Eylemlerde dile getirilen ekonomik ve sosyal taleplerin haklı ve meşru olduğunu kabul eden yönetim, aynı anda yüzlerce kişiyi de tutukluyor. Şiddet olaylarına karışanların ağır cezalara çarptırılmaları gerektiğini dile getiren sesler de yükselmeye başladı.

“En kötü senaryo”, ABD-İsrail-El Suud üçlüsünün hareketi istismar edip etnik-dinsel bir çatışma yaratma çabasının sonuç vermesi olabilir. Bu yönde her yola başvuracakları açıktır. Yine de İran gibi modern bir toplumda bu iğrenç planın tutması kolay değil. Halkın bu konuda hassas olması, el Suud destekli emperyalist-siyonist güçlerin işini zorlaştırıyor.

Olayların hangi yönde seyredeceği henüz netleşmese de, eylemlerin bir halk hareketi düzeyine ulaşması olası görünmüyor. Emekçi kitlelerin taleplerinden vazgeçmesi kolay değil elbette. Ancak hareketin hem içeriden hem dışarıdan kaynaklı handikaplarını aşabilmesi, en azından verili koşullarda zor görünüyor. Hareketin net bir programdan ve devrimci bir önderlikten yoksun olduğu koşullarda, hem emperyalist-siyonist müdahaleye karşı net bir tutum alması hem de yönetimin pasifize etme girişimlerini boşa düşürmesi kolay değil. Buna rağmen hareketin bu sorunların aşılabileceği süreci başlatacak dinamikler barındırdığını söylemek mümkün. Hareket belli tavizlerle durulsa bile, İran’da toplumsal hareketin gelişimi açısından şimdiden yeni bir birikim yaratmaya başlamıştır.